Mustafa Kahraman Topaloğlu

Mustafa Kahraman Topaloğlu

mustafa@mtopaloglu.com
w
ww.mtopaloglu.com


Bu Nasıl Bir “Akıl Tutulması”dır?

Monday, 25 July 2016 19:22
Published in Makaleler
Bir geyik, bir talihsizlik sonucunda gözünün tekini kaybeder.
Tek gözlü kalan geyik, düşmanlarından korunabilmek için kendine göre tedbirler alır.
Kör gözünün bulunduğu taraftan gelebilecek tehlikeleri göremediğinden deniz tarafındaki sarp kayaları kendine siper yaparak tenha bir yer bulur.
 Denizi de arkasına alarak güvencede olur.
Nasıl olsa, deniz tarafından her hangi bir tehlike gelmez, “Deniz beni korur” der.
 Kör gözünün bulunduğu taraf ta da sarp kayalar bulunduğundan,  “bu taraftan da düşman gelemez”diye düşünür.
Böylece, gören gözüyle karadan gelebilecek tehlikelerden kendini koruyabilecekti.
Bir gün sahilde, kürek çeken biri, sarp kayaların orada otlayan geyiği görür.
Hemen okunu çıkarır, nişanını alır ve geyiği oracıkta öldürüverir.
Geyik ölürken şunları söyler.
“Ne kötü bir talih bu? Beklediğim tehlike, karadan gelmedi, beni koruması için sırtımı döndüğüm denizden geldi” der.

Zıtlıklar ve Birlikte Yaşama Kültürü

Wednesday, 18 May 2016 17:10
Published in Makaleler
Dünya kurulduğundan beri “hak ile batılın çatışması” davam ediyor.
Bugün de bu çatışma vardır.
Bundan sonrada olacaktır.
“Karşıt olan şeyler” bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan ”uyum” ortaya çıkar.
Her şey “çatışma sonucunda” meydana gelir.
“Beyazın” karşısında “siyah” olmazsa, beyazın kıymeti bilinmez.
“Gündüzün” karşısında ”gece” olmazsa, gündüzün varlığından haberimiz olmaz.
“Zenginliğin” karşısında “fakirlik” olmazsa, zenginliğin özlemi olmaz.
“İyiliğin” karşısında “kötülük” olmazsa, iyilik bilinmez.
Çünkü

Ahhh!.. Şu Erkekler Bir Ağlayabilseler!..

Tuesday, 15 March 2016 17:24
Published in Makaleler

Evet, erkekler içinden gelerek gönül rahatlığıyla bir ağlayabilseler, kadın-erkek ilişkileri daha insanı ve daha vicdanı olacağı muhakkak.
Ne yazık ki geleneksel kültürün etkisiyle “erkeklerin ağlama duygusu bastırılıyor ve sindiriliyor.”
Bastırılan ve sindirilen vicdanı duygular zaman içinde katılaşıyor ve şiddete dönüşerek olumsuzluklara yol açıyor.
Erkekler ağlayabilselerdi, başta şiddet olmak üzere kadınlara uyguladıkları birtakım olumsuzluklar asgariye inerdi.
Erkekler ağlamayı becerebilseler, şiddet kullanma, alkolizm tehlikesinden kısmen kurtulabilecek ve kendileriyle daha barışık yaşayabilecekler.

Gezi Parkı Olaylarının Sonuçları

Saturday, 20 February 2016 16:17
Published in Makaleler

On gün boyunca Türkiye’nin gündemini işgal eden milyonlarca zarara yol açan “Taksim Gezi Parkı olayları,” sıradan basit olaylar olmadığı meydanda…

Solun felsefesini” biliyoruz ama “Türkiye’deki solun mantığı”  gerçekten çok farklı ve acımasız.

İstemediği kişileri, kurumları ve iktidarları ortadan kaldırabilmek için “her yolu kendilerine mubah görebiliyorlar.”

Pire için yorganı, rahatlıkla yakabilen bir anlayış.

İnsanlar mağdur olmuş, kamu malı yok olmuş, ortalık yakılmış, yıkılmış hiç umurlarında değil.

Yeter ki istemediği kişiler veya idareciler yok olsunlar…

Cumhuriyet tarihi boyunca böyle bir nesil maalesef yetiştirildi.

Kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi yaşamayan insanlara hayat hakkı tanımayan bir zihniyet…

Yalanı, iftirayı, hakareti ve tacizin her çeşidini yapmaktan çekinmeyen bir “insan (!..) topluluğu.”

Dünyada böyle bir sol anlayış yok ama bizde var…

HHH

“Taksim Gezi Parkı olayları” ile ilgili çok şeyler yazıldı, çizildi.

Bu olaylardan çıkan sonuçları şu şekilde sıralayabiliriz.

*- Her şeyden önce, sokak eylemlerinde zarar gören özel ve kamu kuruluşlarının zararlarıyla ilgili “yeni bir kanun çıkarılmalı.” Buna benzer halk eylemi yapan örgütlerden veya kişilerden çevreye verdikleri maddi zararlardan dolayı paraları tahsil edilmeli. Yalnız Taksim’deki Gezi Parkı’nın zararı 20 milyon civarındaymış. Ülke çapında yapılan zararlar da buna eklenince bu zararın büyüklüğünü varın siz düşünün. Bunu vatandaş niye çeksin?

*- Kısa zamanda bu kadar insanlar nasıl organize edilip sokağa döküldü. Bunu bütün yönleriyle araştırıp kamuoyuna açıklanması lazım. İnsanımız neden bu kadar çabuk gaza geliyor.

*- Sosyal medyada, basında, televizyonlarda bu kadar yalan haber üretip kitleleri sokağa dökenler hakkında bir işlem yapılmalı.

*- Artık günümüzde hiçbir şey gizli kapaklı olmuyor… Dolayısıyla başta hükümetler olmak üzere her şey açık ve net olmak zorunda.

* - Darbelere umut bağlayanlar, şimdi “halk eylemlerinden”  medet umar oldular.

Bunun bedelini iktidar değil halk ödüyor.

*- Yönetimi elinde bulunduran iktidar, bu ülkede azınlıkta dahi olsa başka insanların olduğunu da unutmamalı ve ona göre hareket etmeli.

*- Çağımızda kitle iletişimin yaygın olduğu bir dünyada artık hiçbir yönetim isteği gibi hareket edemez. İnsanlar uyandılar, bilinçlendiler ve her şeyin farkındalar. Bu açıdan “Adaletli olmaktan” başka çare yoktur.

*- Bu olaylardan umut bekleyenler hiç boşuna umutlanmasınlar. İktidarın başı ağırdı ama oyları da arttı.

*- CHP ve diğer yan kuruluşlar, “halk eylemi yaptık” diye boşuna sevinmesinler. Belki egolarını tatmin etmiş olabilirler ama çırpındıkça eriyorlar. Kuru kalabalıklar onları umutlandırmasın. Ne kadar haklı olurlarsa olsunlar, insanımız yakıp yıkan ve çevreye zarar veren zihniyete pirim vermez.

*- İktidar hep başkalarını suçlama yerine birde, kendi içinde “öz eleştiri” yapmalı. “Nerede hata yaptık” diyebilmeli ve kendini yeniden sorgulamalı.

*- Televizyonlarda, yazılı basında, eylemcileri masum göstermeye çalışanlar, yakılan, yıkılan onca kamu malının zararlarıyla ilgili neden bir savunma yapmazlar?

*- Bu eylemlere soyunanların ellerinde haklı gerekçelerin olabilmesi için polisi tahrik edip üzerlerine saldırtmayı bir metot olarak uyguluyorlar. Daha fazla olayların olması, hatta insanların ölmesi için her yolu deniyorlar.

*- Bir defa daha göstermiştir ki gerçekten Türkiye’nin çok büyük  “iç ve dış düşmanları” vardır. Bu olaylardan yararlanarak Türkiye’yi içerden bölebilmek için hemen anında seferber olabiliyorlar.

*- Taksim’deki ilk olayın başlangıcına baktığımızda her zaman olan olağan bir gösteriydi. Hiç gerek yokken polisin “orantısız güç kullanması” olayları tırmandırmıştır. Polis bizim polisimiz ama bu işi aslının da ortaya çıkması lazım.

*- Polisin içinde olmaz ama insanın aklından da geçiyor. Koca bir topluluk. Her kesimden her düşünceden insanlar var. Hükümeti zor duruma düşürebilmek için özellikle “şiddet” kullanıldı düşüncesi de insanın aklını kurcalıyor (!...)

*- Sonuç olarak bu eylem “ses getiren bir eylem oldu.”  Bu açıdan arkası gelebilir, her an tetikte olmak lazım.

İnsanlığın Son Kalesi Tehlikede

Saturday, 20 February 2016 16:15
Published in Makaleler
Ülkemizdeki çeşitli krizlerden devamlı dem vuruyoruz.Ekonomik kriz başta olmak üzere, terör krizi, hayvancılık krizi, tarım krizi, sosyal krizler v.s.Hepimiz için hayati önem taşıyan ,“aile krizinden” hiç bahsetmiyoruz.Bireyin ve insanlığın alt yapısını oluşturan “aile kurumu” giderek kan kaybediyor.Alternatifi olmayan bu “kutsal kurumda” çok ciddi sorunlar yaşanıyor.“Kişiliğimizi, kimliğimizi kazandığımız bu kutsal kurumun içine virüs girdi.”Aileler parçalanıyor.Modernizmin dayattığı” çekirdek aile,” birlik ve beraberliği korumada etkili olamıyor.Evlenenlerden çok “boşananlar” her geçen gün artarak devam ediyor.Kale gibi sağlam bildiğimiz,  “aile kurumumuza” neler oluyor?..

Son yıllarda “toplumsal yozlaşma ve kırılmalar” dan  dolayı  aile kurumuzda  ciddi  krizler yaşanmaktadır.
Kitle iletişim organları vasıtasıyla toplumu yanlış şekilde yönlendiren birçok yayın organları, aileyi etkileyerek ekonomik, kültürel yönden yozlaştırmakta ve giderek psikolojik krizlere yol açmaktadır.
 
Trajik aile parçalanmaları, aile içi şiddet, karı-koca geçimsizlikleri, gayrı meşru ilişkiler, cinsel sapıklıklar, sahipsiz, sokak çocukları ve mahkeme salonlarında yaşanan dramlar, aile kurumunu derinden yaralamaktadır.Başka ülkelerle mukayese ettiğimizde, aile kurumumuzun durumu iyi gözükmekle birlikte, “karı-koca geçimsizlikleri ve boşanmalardaki artış” herkesi ürkütmekte ve korkutmaktadır.
 
 
                           
 
 “Aile kurumumuz kutsallığını koruyor ama” içten içe bir takım çözülmelerin olduğunu da göz ardı edemeyiz.
“Aile ocağı” öyle zannedildiği gibi kolay çözülmez elbette .
    Hele Türk ailesi gibi çok uzun geçmişi olan bir kurumun birden yıkılması beklenemez.
“ Aile yuvası,  yetişmiş bir çınar ağacının kökleri gibidir.”
 Nasıl ki ağacın kökleri toprağa yayılıyorsa, aile de kadını, erkeği, çocuğu, torunu, akrabaları ve aldığı kültürle, çınar ağacının kökleri gibi yayılıp beslendiğinden kolayca yıkılmaz.
 
 
Ancak,
Kökleri zayıflayınca içten içe çöker ve günün birinde, aniden yıkılıverir.
Aile yapımızı, “Batı ülkeleriyle”  mukayese edip “biz iyiyiz” düşüncesine kapılırsak,   kendimizi kandırmış oluruz.
 Kapalı bir toplum yapısına sahip olmamız hasebiyle içten içe yayılan bu çöküşün karşısında,  “Batı ülkelerinden” daha beter bir duruma düşebiliriz.
     
                     
 
İnsan hayatında üç önemli dönüm noktası vardır.
Bunlardan birincisi,  “iş seçimi”,
İkincisi, “dost seçimi.”
Üçüncüsü de, “eş seçimi”dir.
      Bu seçimleri kurallarıyla yerine getirenler, dirlik ve düzen içerisinde mutlu bir hayat yaşayabilirler.
      Bu seçimlerin içerisinde en önemli olanı şüphesiz “eş seçimi“ dir.
      Malum olduğu gibi, ”evlilik aileyi, aileler de toplumu meydana getirir.”
      Bu süreç ne kadar bilinçli ve sağlıklı işlerse o toplum da o kadar sağlıklı ve uzun ömürlü olur.
     Dünya hayatının en önemli amaçlarından biri olan “evlilik, insan yaratılışının gereğidir.”
     İnsan için fıtrî bir ihtiyaç olan evlilik, kişinin fiziksel ve ruhsal ihtiyaçlarını giderme ile birlikte “neslin devamı, hayatın paylaşılması ve aile birliğinin oluşması” gibi faktörlerle “toplum düzeninin dengesini” sağlamaktadır.
     “Bunun için de sağlıklı ve bilinçli evliliklerin olması lâzım.”
     Etrafımıza ve çevremize bir bakalım, “bilinçli ve sağlıklı evlilikler” yapılıyor mu?..
 
                                
 
İnsanlık, aile kurumu sayesinde onurunu ve kişiliğini korumuştur. Bu yüzden aile kurumu,  insanlığın “ilkokulu” dur.
İnsani değerlerin ve sağlıklı yaşayışın alfabesi aile kurumunda öğretildiğinden; “fertler, kimlik ve geleceklerini aile ocağında kazanırlar.”
Balık için su, otomobil için benzin, bina için temel, ampul için elektrik ne ise, toplum için de “aile” odur. 
Bu nedenle, devletin ve milletin temeli  “aile kurumu” dur.
Kısaca aile kurumu sağlam olduğu sürece, devletler de sağlam ve güçlü olurlar.
Ülkemizde en az bozulan ve kutsallığını koruyan “aile müessesemiz” kaldı ama bu “çınar ağacının içine virüs girmiş” durumdadır.
 
Başta anne-babalar, kurumlar, kuruluşlar, belediyeler ve devlet olmak üzere, “tedbir “ almadıkları takdirde, “Batı Dünyasından” daha beter duruma düşeriz.

Köşe Yazarı Ne Yazar?

Saturday, 20 February 2016 16:11
Published in Makaleler

Okuyan varsa, neler yazmaz ki?.. Teknolojinin, bilişimin ve iletişim ağının yaygınlaştığı bir dünyada yenilikler ve gelişmeler insan hayatını kolaylaştırırken okuma alışkanlığının da giderek azaldığını görüyoruz.  Artık günümüzde,“yazılı anlatımın”  yerini “görsellik” almış durumda. Buna rağmen “yazılı anlatım” inadına direniyor. İnternet gazeteciliği,” “geleneksel gazetecilikle” kıyasıya rekabetini sürdürmeye devam ediyor? İletişim teknolojilerindeki gelişmeler her gün yeni bir ivme kazanırken yazımızın başlığını biz tekrar yazalım.  “Köşe yazarı ne yazar?” Tabii ki; “kendi düşüncesini yazar?” Çünkü yazma eylemi, “bir insanlık ödevidir.” Farklı düşünceler, farklı eleştiriler, “ alternatif düşünceleri” ortaya çıkarır. Alternatif düşünceler de hem bireyin, hem de toplumun “değişimini ve gelişimini” sağlar.

 
                                     @@@@@@@@@@@

Bizdeki gazetecilik de , “her şeye muhalefet yap ta ne olursa olsun(!)”anlayışı hâkim. 
 Bu ilke adeta yazarlığın temel ilkesi kabul ediliyor. 
 İyi şeyleri övmenin, doğruları tasdik etmenin “yalakalık ve yandaşlık”olarak yorumlanması yalnız bize has bir özellik olsa gerek.
“Muhalefet “ ama, ne muhalefet!..
Saldırganlığın adını “muhalefet” koymuşlar.
Bu muhalefetin içinde;
hakaret etmek,
alay etmek,
felaket tellâllığı yapmak,
taciz etmek,
 yalan söylemek,
 iftira atmak,
 hatta 
küfür etmek, yalnız biz de var.
Bu nasıl bir anlayıştır, varın siz düşünün?..
Bu nasıl  bir yazarlıktır, bunu da anlamış değilim?..

                    @@@@@@@@@@@

 
 
Düşünen, araştıran ve yazan birinin “ideali” doğrultusunda “taraf”olması gayet doğal bir davranıştır. 
 Bu açıdan,“Ben tarafsızım” sözü esası yansıtmaz.
Burada önemli olan, olaylara ve kişilere karşı tutum ve davranış biçimidir.
Taraf olduğu halde olaylara ve kişilere karşı, “tarafsız ve objektif”davranmak  “yazar ve insan” olmanın gereğidir. 
Sorumlu insan ve sorumlu bir yazar olmak da bunu gerektirir.
Türkiye şartlarında bu olgunluğu göstermek, bu bilince sahip olmak öyle zannedildiği gibi kolay bir şey değil, bunu da kabul etmek gerekir.
Ancak,
azda olsa, bunu yapabilen;
yazarlarımız,
bilim adamlarımız,
siyasetçilerimiz,
sanatçılarımız,
iş adamlarımız
ve
eğitimcilerimiz var.
Bunlar da olmasa, ülkemizde  ne “huzur,” 
ne “demokrasi,” 
 ne “hukuk,”
ne de tahammül” olurdu?..
 
                        @@@@@@@@@@@
 
Bize göre;
iyi insan,
iyi vatandaş,
iyi bir “köşe yazarı olmanın” kuralı ise,
 her düşünceden,
her dinden
ve
her kesimden insanların, “ortak isteklerini” dile getirip “alternatif fikir”üretebilmektir.

Kendi fikirlerimizi ve yazdıklarımızı hiç kimseye dayatmadan ortada söylemek bizim “tebliğ ve hizmet” anlayışımızdır.
Beğenen alır, beğenmeyen almaz.
Gelişmelere karşı, elbette “durum tespiti” yaparız.
Kimseye saldırmadan ve hakaret etmeden.
Biz haddimizi biliriz.
Kimseye saldırmayız ve hakaret de etmeyiz 
ama,
saldırıya ve hakarete de pabuç bırakmayız!..

 
                     @@@@@@@@@@@
 
 “Köşe yazarı ne yazar?” dediğimizde işte bunları yazar.
Nasip olursa bundan sonra, haftada bir gün, bu köşede sizlerle beraber olmaya çalışacağız.
Tabi, sizden gelecek eleştiriler bizim ufkumuzu açacak ve araştırmaya sevk edecektir.
Mantıklı ve seviyeli eleştirilere cevap vermek gerçekten beni sevindiriyor ve mutlu ediyor.
Maillerinizi ve eleştirileriniz bekliyorum.

Zor İnsanlarla Başetme Taktikleri

Saturday, 20 February 2016 16:09
Published in Makaleler

Yaşadığımız hayat sürecinde geçinmesi zor insanlarla doludur.
Bu zor insanlar, kadınlarda olduğu gibi erkeler de oluyor.
Erkeğin fiziksel gücü ve egemen olması nedeniyle onların zorlukları daha öne çıkıyor.
Toplumdan topluma, kültürden kültüre farklı erkek tipleri her zaman olmuştur.
“Dediğim dedik, çaldığım düdük” cinsinden olanlarla devamlı karşılaşıyoruz.
Bu komplekste olanlarla beraber yaşamak zorunda olmayanlar ilişkilerini kesip kendi yollarına devam etme şansları vardır.
İlişkilerini kesemeyenler ise, uyum içinde olabilmenin çarelerini aramak zorunda.
 Bencilce hareket eden bu zor insanların en önemli özelliklerinden birisi toplumsal yaşam için gerekli olan asgari vicdan duygusundan yoksun olmalarıdır. 

 
 
 
 
                @@@@@@@@@@@@@
 
 
  Unutulmaması gereken bir durumu da hatırlatalım.
 Her zaman sorun olan ve karşı tarafa devamlı zorluklar çıkaran insanları değil de davranışlarını değiştirmek kişilerin elinde.
  Pek çok kişi çevresindeki zor insanlardan şikâyet eder. 
 Evde, işte, okulda kısacası her ortamda zor insanlar bulunur.
 Diyelim ki savunduğunuz davanızda yüzde yüz haklı olduğunuzu var sayalım.
 Bu haklılık size uyum getirmiyorsa, sizi mutlu etmiyorsa haklılığınız ne ifade eder? Huzurlu olmak mı önemli, haklı olmak mı önemli?
 
                           
                  @@@@@@@@@@@@
 
 
 
 Sonuna kadar haklısınız, size ne kazandıracak?
 Haklılığınızı ispatladınız, fakat zarardasınız, mutsuzsunuz, daha fazla eziyet çekiyorsunuz.
 Haklı olmakla elinize ne geçecek?
 Davanız kutsal bir sorun değilse ne diye kafanızı yoruyorsunuz?
 Sorunlara bu açıdan baktığınızda çözüm yolları bulmaya çalışmalısınız.
  Bunun yerine aklınızı kullanarak bazı “taktikler” uygulayabilirsiniz.
 Özellikle karı-koca ilişkileri için bu yöntem büyük önem taşıyor.
 Buna “diploması” de diyebilirsiniz.Şimdi bu taktikleri sıralayalım.
 İnsan ilişkilerinde başarılı olabilmek için önce kendinizi tanıyın, artı ve eksilerinizi öğrenin.
 
  • Size zorluk çıkaran kadın veya erkeğin fıtrattan gelen genetik yapısını ve sonradan kazandığı alışkanlıklarını öğrenmeye çalışır.
  • Sürekli kendinizi savunmaya alarak kendinizi ispatlamaya çalışmayın. Soğukkanlı olun.
 
  • Anlamak için dinleyin. Muhatabınızın kendini ifade etmesine müsaade edin. Vücut duruşunuzdan ses tonunuza kadar, onu dinlediğinizi ona hissettirin.
 
  • Hem sizde hem muhatabınızda sorun olan konuyu tam anlayabilmek için onu dikkatlice dinleyin ve daha sonra özet halinde ona tekrarlayın. Ne yapmak istediğini sakin bir şekilde ona sorun ve açıklama bekleyin.
 
  • İletişim ve ilişki kurma becerilerinizi geliştirin. İletişim ve insani ilişkileri bütün yönleriyle öğrenip uyguladığınızda bütün sorunların üstesinden gelebilirsiniz.
 
  • Onu değiştirmeye çalışmayın, değişeceğini ya da değişebileceğini düşünmeyin. Onu olduğu gibi kabul edin.
 
  • Hangi duygu ve düşüncelerin sizdeki inatlaşma isteğini arttırdığını anlamaya çalışın.
 
  • Sizi anlamasını ya da hak vermesini beklemeyin.
 
  • Yeri ve sırası geldikçe doğruları söyleyin ama ısrarcı olmayın.
 
  • İlişkinizin nasıl ve ne şekilde olacağının sınırlarını önceden kafanızda net olarak çizin.
 
  • Kafanızda planladığınız planları sonuç elde edinceye kadar sabırla sürdürün.
 
  • Konuyu karşınızdaki kişinin gördüğü çerçeveden görmeye çalışın. Konuyu onun çerçevesinden de gördüğünüzü ve hangi yönlerine katılmadığınızı ona söyleyin.
 
  • Asla meydan okumayın.  Karşı taraf ta aynısını yapacağından kendinizi daha zor durumların içine sokacağını unutmayın.
 
  • Muhatabınız laf anlamaz öfkeli biri ise üslubunuzda yapacağınız küçük değişiklerle başa çıkabilirsiniz. “Olmaz” yerine “Olur, ama şu şartlar gerekir.”  “Olur, ama yarın olsa daha iyi olur.” gibi ifadeler tercih edin.
 

İzdivaç Programları Ne Getiriyor Ne Götürüyor

Saturday, 20 February 2016 15:58
Published in Makaleler

Son zamanlarda moda olan “izdivaç programlarını”  yediden yetmişe herkes izliyor.

“Evlilik programları” TV’lerin vazgeçilmez “reyting programları” oldu.

RTÜK ün yaptığı araştırmaya göre, en çok şikâyet edilen programların başında ”evlilik programları “ geliyor.

İşin garip tarafı, en çok izlenen programlar da yine “evlilik programları” oluyor.

Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu?..

Ülkemizde “mahremiyetin deşifre edilmesine” karşı özel bir merak  var.

Özel hayata, mahremiyete ve gizliliğe karşı olan bu merek duygusu, Batılıların bize aşıladıkları bir başka alışkanlık…

Özel hayata ve mahremiyete karşı duyulan bu “merak duygusu”  az gelişmiş ülkelerin tipik bir göstergesidir.

İnsan hayatı için çok büyük önem arz eden “evlilik kurumunun kutsallığını” böylesine sıradanlaştırmanın“sosyolojik faciaları,” ileriki yıllarda çok korkunç bir şekilde karşımıza çıkar…


Televizyon kanallarındaki programlarının çılgınlığına her gün bir yenisi ekleniyor. 
    “Biri bizi gözetliyor,” “damat beğendi,” “evcilik oyunu,” “gelin-kaynana” gibi programlarının ardından şimdi de “ izdivaç programları” birbirleriyle yarışıyorlar. 
     Bu programlar, bu minvalde devam etiği sürece çok yakın zamanda  “gerdeğe giriyorum” programları yapılırsa hiç şaşırmayın.
     Bu programları meşru hale getirebilmek ve halkın maneviyat duygularını okşayabilmek için de “Din işleri yüksek kurulundan fetva ” bile aldılar.
     Din işleri yüksek kurulu üyesi Prof. Dr. İsmail Hakki Ünal; ne şiş yansın, ne kebap cihetine giderek konuya ılımlı bir yorum getirdi.
     
“İzdivaç programlarının” insanları evliliğe, aile kurmaya teşvik etmesinin olumlu olduğunu, ancak bunlar yapılırken toplumun değer ve ahlak yargılarına dikkat edilmesi gerektiğini bildirdi.
     Şimdi TV lerde ki bu programlar; “aileyi, “evliliği,” “karı-koca ilişkilerini” geliştiren, teşvik eden programlar olduğunu söylemek mümkün mü?

                                      @@@@@@@@@@

    Her şeyden önce sağlıklı ve uzun ömürlü bir evliliğin olabilmesi için eş adayları birbirlerinin geçmişini bilmeleri lâzım. 

    Ekranların karşısında 4-5 dakika içinde birbirlerini tanıtarak yapılacak evlilikler, bir ömür boyu nasıl devam eder?
    Duyduğumuz kadarıyla katılımı sağlamak ve ilgiyi canlı tutabilmek için   “Ajanslardan oyuncular” ayarlandığı şeklinde programlar yapılıyormuş.
    Bu tezgâha gelen insanlar, şöhret olabilmek ve TV lerde gözükebilmek için bu programlara ilgi oldukça fazla.
    İçlerinde gerçekten evlenmek ve yalnızlıktan kurtulabilmek için gelen insanlar mutlaka vardır. Ancak, bunlar çok azınlıkta.
    Esas bu programlara katılan insanlar, “evlenmek için” değil de “eğlenme için” geliyorlar.

   Dünya kurulduğundan beri, insanın kişiliğini ve kimliğini kazandığı en kutsal kurum, “aile kurumudur.” 
   Bu kutsallık; “evlilikle”, “aileyle,” “kadınla” sağlanıyor.

   Bu değerleri sıradanlaştırmanın bedeli çok ağır olur.
   Aile zarar görürse toplum da insanlıkta zarar görür. 
   Çünkü “toplumun ve insanlığın sigortası aile ocağıdır.”

                                      @@@@@@@@@

    Burada dikkat çeken bir husus da “kadının bir meta haline getirilmesidir,” Alınıp satılan bir atmosfer içerisinde sunulması meselesidir.
    En küçük bir olayda ortaya çıkan, basın bildirileri yayınlayan ve protestolar yapan “kadın kuruluşları,” bu programlar hakkında hiç bir tepki göstermiyorlar.

   Kadın eksenli diğer birçok programlar, kadınları toplum içerisinde sevimsiz, bayağı ve düzeysiz gösteriyorlar.
    Burada insan onuru, kadının kutsallığı ve “annelik şerefi”zedeleniyor, kadın hakları savunucularının hiç biri ortalarda yok…

    Hadi yaşlı insanların işleri güçleri yok, can sıkıntısından bu programlara katıldıklarını kabul edelim.  
   Allah aşkına gençlere ne oluyor?..

                            @@@@@@@@@@

Artık bu noktadan sonra bu kadar talebi olan “izdivaç programlarını” kaldırmaya kalksanız neler olabileceklerini varın siz düşünün.
    Sonuçta bu programların kalkması mümkün gibi görünmüyor olsa bile, en azından kontrol altına alınabilir, daha sağlıklı, daha seviyeli, daha bilinçli ve daha oturaklı olması sağlanabilir. 
    İleride“sosyal faciaların” olmaması için, şimdiden bu tedbirlerin mutlaka alınması lâzım. 
    Burada yaşanan çirkin olaylar nedeniyle yeni evleneceklere,”kötü rol modelleri”  sergileniyor.
    Bu durumdan başta,  “kadın,” evlilik kurumu ,”  “aile müessesesi” v”toplum” zarar görmektedir.

Ömür Dediğin

Saturday, 20 February 2016 15:55
Published in Makaleler

Günümüzün “en yaygın kitle iletişim aracı olan televizyon,” insanlara bir yandan, “görselliğiyle,” bir yandan “işitselliğiyle” binlerce programlar sunmaktadır.

Yüzlerce kanalın, yirmi dört saat yayın yaptığı, her türlü  “haber ve görselliği” bütün dünyaya ulaştırmak için oluşturduğu “medyatik güç,”  kuşkusuz televizyondur.

Rekabetin yaygınlaştığı bir dünyada, “kaliteli programlar”yapmak, öyle zannedildiği gibi kolay olmuyor.

Televizyondan bahsettiğimizde, aklımıza hemen “zararları programlar” geçiyor.

Oysa kullanmasını bilenler için,“televizyonun etkisi ve yararları”  tahminlerimizden daha fazladır.

Biz nedense, kendimizi hep “olumsuz programlara” odaklamışız.

   “Medya dünyasında,” olumsuzlukların önde olduğu gerçeği doğrudur ama,  var olan “olumlu programları” da öne çıkarmak bizim vazifemiz.

Bu “olumlu programlar” içerisinde,  “TRT 2” nin yayınlarını, özellikle  “insanı ve insan hayatını önemseyen”  programlarını takdirle karşılamak gerekiyor.

Hele hele,  yaşlı insanların doğal yaşantılarını anlatan “Ömür Dediğin”  adlı program, en kaliteli “insan merkezli” programlardan biri olduğunu söyleyebiliriz.

                          @@@@@@@@@@@@@@

İnsan hayatında her yaşın ayrı bir özelliği ve güzelliği vardır.

 Ancak “yaşlılık bambaşka bir şeydir.”

Olgunlukları, sevecenlikleri, inatçılıkları, çocuklukları, yalnızlıkları ve gariplikleriyle bir arada yaşayan karı-kocalar…

 Günümüzde pek rastlayamadığımız, insanın içini ısıtan ve bizden diyebileceğimiz sımsıcak hayat hikâyeleriyle “bizim gelecekteki yerimizi” yansıtan insanlar…

  Koskoca bir ömrü kendi dillerinden, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman neşeli bir şekilde anlatıyor koca çınar ağaçları…

O yorgun yüzler, yıllarca koparıp attıkları “binlerce takvim yapraklarını” yeniden ellerine alıyor ve kendi ömürlerini yansıtıyorlar.

Geçip giden yıllardan arta kalan hüzünlerini, mutluluklarını “Ömür Dediğin” programında bütün yürekleriyle ortaya koyuyorlar.

İşte size, yıllara meydan okuyan “koca çınar ağaçları…”

İşte size, “canlı tarih…”

İşte size, “ gerçek hayat hikâyeler…”

İşte size,  “doğaçlama insan manzaraları…”

İşte size,  insan merkezli, “Ömür Dediğin” program…

                         @@@@@@@@@@@@@

Ömür dediğin nedir ki?..

Ömür dediğin üç gündür,

Dün geldi geçti,

Yarın meçhuldür,

O halde ömür dediğin bir gündür,

O da bugündür.

Ömür dediğin nedir ki?..

Bir girişi bir de çıkışı olan koca bir han mıdır?

Göz açıp kapanıncaya kadar geçen zaman mıdır?

Kundakla kefen arasında geçen zaman mıdır?

Yoksa ekranların başında, zevksiz ve anlamsız programlara mahkûm olmak mıdır?

En doğrusunu, “Ömür Dediğin” programında, Trabzon-Sürmeneli teyzenin dediği gibi;

“Ömür dediğin dalda kuru yaprak,

Ne kadar yaşarsan yaşa,

Sonun kara toprak?”                             

                                 @@@@@@@@@@@@

Gerçeklerle, acılarla, sevinçlerle dolu olan bu programı, yanı “Ömür Dediğin” programını hazırlayanları kutlamak gerekiyor.

“İnsanı merkeze alan” ve yaşama şansını elde eden herkesin gelecekteki yerini gösteren harika bir program…

Bu program, geçmiş ile günümüz arasında adeta bir “köprü niteliği” taşıyor.

Ne gariptir ki, herkesi ilgilendiren bu program, “medyada” hak ettiği yeri bulmuyor.

Takılmışız “popilist kültürün” peşine gidiyoruz.

“Reyting”  uğruna yaşlılarımıza, değerlerimize ve kültürümüze sırtımızı dönmüşüz.

Sanki biz hiç yaşlanmayacakmışız gibi büyüklerimizi kenara atmışız.

İnsanoğlu, anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını bir türlü anlayamıyorum.

Ne olursak olalım, en sonunda bir metre karelik yere sığmayacak mıyız?

Ömür dediğin su gibi akıp gidiyor.

Bugün varız, yarın yoğuz.

Bu yalancı hayat, yaşlısını da götürüyor, gencini de…

Bugün ne ekersek, yarın onu biçeceğiz.

Bu yaşlı insanların hayatlarını izlerken “hepsinin ortak bir paydasına” şahit oluyoruz.

Bu “ortak payda,” günümüz insanı için çok önemli.

    Yaşadıkları onca zorluklara rağmen “çok mutlu” görünüyorlar. 
    Bunun tek bir sebebi var;“Hallerine şükrediyorlar.”

    Çağımızın insanı bunu bir türlü anlayamıyor.

    Mutluluğun temel şartı,”şükür” dür.

    Sonuç olarak şunu hatırlatmak isterim.

    Bu güzel programı kaçıranların internetten veya tekrarlardan seyretmeleri halinde çok kârlı çıkacaklarından emin olabilirler.

Gelecekte Türkiye'nin En Önemli Sorunu

Saturday, 20 February 2016 15:52
Published in Makaleler

Her ülke gibi Türkiye’nin de kendine göre önemli sorunları vardır.

Bu sorunların başında;

“Terör,

 İşsizlik,

 Hayat pahalılığı ve adaletsizlik” başta geliyor.

Daha sonra;

Eğitimsizlik,

Resmi ideolojinin baskısı,

Medyanın gücünü kötüye kullanması,

Rüşvet,

Ahlaki çöküntü,

Güvensizlik,

Toplumsal şiddet,

Güçlünün zayıfı ezmesi,

Dengesiz gelir dağılımı,

Din düşmanlığı,

Ayrımcılık,

Tahammülsüzlük,

Trafik canavarı gibi sorunlar sıralanabilir…

                                          @@@@@@@@@@@

Bu sorunlar tabii ki önemli sorunlardır.

Zaten var olan sorunlar,“güçlü devlet olmanın bir gereğidir.”

Her devlet bunları veya daha fazlasını bir şekilde yaşıyor.

Önemli olan bunlara karşı, “devletlerin kararlılığı ve aldığı tedbirlerdir.”

Sorunların bilincinde olan hükümetler, “ öncelikli, orta ve uzun vadeliprogramlarla” yapacaklarını gündemlerine alır ve kararlı bir şekilde üstüne giderler.

Bunların,  “siyasi, ekonomik ve sosyal yöntemleri” bellidir.

“Planları ve programları” olan hükümetler bunların üstesinden rahatlıkla gelebilirler.

Elbette, bu sorunlar kolay halledilecek sorunlar değiller ama çözülemeyecek sorunlar da değildiler.

“Kararlı ve bilinçli” bir şekilde programa alındıklarında halledilebilecek sorunlardır.

                                            @@@@@@@@@@@

Burada anlatmak istediğimiz ve devamlı gündeme getirmeye çalıştığımız sorun başka bir sorundur.

Gelecekte Türkiye’nin en ciddi problemi olabilecek bu sorunu devamlı dillendirmeye çalışıyoruz.

Ne yazık ki bunun üzerinde, ”ciddi anlamda bir tedbir alınmıyor.”

Evet, “gelecekte Türkiye’nin en büyük sorunu aile krizi sorunu” olacaktır.

Çünkü “aile kurumunun içine virüs girmiştir.”

Her geçen gün bu virüs, aile içinde yayılmakta ve giderek ülkeyi kontrolü altına almaktadır.

Bunun en canlı örneği, “boşanmaların devamlı artarak çoğalmasıdır.”

“Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu”nun değerlendirmelerine göre son on yılda boşanma artış oranı ” %80,7” rakamına ulaşmıştır.

Özellikle bir yıllık evliliklerdeki artış, ön sıralarda yer alıyor.

Dünya Devletleriyle karşılaştırma yaptığımızda çok övündüğümüz ”aile kurumumuzda” da tehlike çanları çalmaya başladı.

Pek çok kutsal kavramları yitirdiğimiz gibi, aile kavramını da yitiriyoruz.

 İnsanların gün geçtikçe “manevi tüm değerlerini” bir yana bırakarak tamamen ekonomiye dayalı ticari bir müessese haline getirilmesi bunun en önemli nedenleri arasında yer alıyor.

                                           @@@@@@@@@@@@@

Şuanda Türkiye’de “en çok yara olan kurum” aile kurumudur.

Ailede ciddi bir sorun olduğu ve giderek hızlı bir irtifa kaybettiğini artık herkesin görmesi lazım.

“Özgürleşmek ve bireyselleşmek” aile değerlerini alt-üst etti.

Çünkü ailede “birlik ve bütünlük” esastır, “paylaşımın ve sorumluluğun” olabilmesi için birlikteliğin olması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. “Dirlik, düzen ve mutluluk,” ancak böyle elde edilir.

“Kadın ve erkeği” birbiriyle yarışmak aileye ve topluma huzursuzluk ve düşmanlık getirir.

“Modern dünya,” özgürlüğü, bireyselliği ve eşitliliği kullanarak aileye ve topluma büyük tahribatlar yapmış ve insanları yalnızlığa itmiştir.

“Seküler dünya,” kendi aile hayatlarını koruyamayınca, başka milletlerin hayatlarını da bozmaya koyuldular.

Artık yeniden aile yapılanması içerisine girmek ve yeni önlemler alma zamanı gelmiştir.

Konfüçyüs’ün dediği gibi; “geleceğini planlamayanlar önünü göremezler” sözü bunu çok güzel açıklıyor

Dünya değişiyor, insanlar değişiyor Türkiye değişiyor, haliyle “Aile de değişiyor.”

Burada önemli olan; “ ailenin meşru şartlar içerisinde değişmesi ve yeni değer ölçülerine göre dönüşmesi gerekiyor.”

«StartPrev123456789NextEnd»
Page 8 of 9